Müslüman özne, modernlik ve İslamcılık2011-01-14 21:13:06
Abbas Pirimoğlu Bilgi ve Hikmet, Bilgi ve Düşünce dergilerini takip edenlerin tanıdığı bir isim. Bu dergilerde yayımlanan yazılarını Müslüman Öznenin Varoluşu (Pınar Yayınları, 2010) adıyla yayımladı. Kitabı oluşturan makalelerde güncelin sorunları tartışılırken, çözüm için önerilerde bulunulurken yüzeyde gezinilmemiş, daha derinlere inilmiştir. Tedavüldeki söylemlerle, boş ve uyuşturucu gündemlerle şişirilen insanların nasıl boş bir balon gibi hafifletilip rahatça İstenilen yere uçuruldukları müşahede edilmektedir. Böylece egemenlerin kendilerine ne denli rahat hareket alanı açtıkları gözden kaçırılmayacak kadar barizdir. Meseleler, sosyolojik, felsefi, kültürel, siyasi, İslami perspektiflerden tartışılmış, Batı eksenli modern hayatın ruhsuzluğu ve tekdüzeliğine karşı, Müslüman kimliğin/şahsiyetin, etken ve öncü olabilmesi için mutlaka özne görevini/sorumluluğunu edinmesi gerektiğini vurgulayan Pirimoğlu'na göre, geleceğin dünyasında Müslümanlara düşen mesuliyet zannedildiğinden daha fazladır. Abbas Pirimoğlu ile Modern durumu ve İslamcılığı konuştuk.. Müslüman öznenin varoluşu kavramı neyi ifade ediyor? Buradan başlayalım isterseniz. Nietzsche insanı üç kategoride ele alır.İlki "sürü insan"dır.Bu insan taşıyıcıdır,yani mevcut değerlerin taşıyıcısı. İkincisi ise bu değerleri sorgulayan ve kendisini bu değerlerle bağımlı hissetmeyen insandır.Nietzsche bu insana "özgür insan" der. Özgür insan değerleri belki parçalar ama yerine yenisini koyamaz. İşte eskisinin yerine yeni değerler koyan insana o "trajik insan" demektedir. Buradan hareketle sorunuza dönecek olursak, bence modernite, insanlığı sürü insan halinde tasavvur etmenin adıdır. Sürü insan "akıl"lı insandır. Akıllı insan ise tercihleri ve tepkileri önceden belirlenmiş olan insandır. Çünkü akıllı insan bilgi ile hareket eder. Bilgi ise belli merkezlerin üretimidir. Siz üretilen o bilgileri aldığınız takdirde akıllı dolayısıyla makbul insansınızdır. İşte burada modernite aynı zamanda insanlar arasında eşitliği de sağlamaktadır. İnsanlar boş silüetler şeklinde kendilerine üflenen bilgiler dolayımıyla oradan oraya sürüklenen balonlar gibi olmak bakımından birbirlerine eşittirler. Akıllı ve farklılıkları kalkmış olan insanlar rahatça güdülebilen sürü insandırlar. Yine Nietzsche'nin benzetmesiyle yük taşıyan deve veya eşek gibidirler. Yüklenilen değerleri kusursuzca taşırlar. İşte tam bu noktada Müslüman öznenin varoluşu önem kazanmaktadır. Dünyanın ruhsuz ve vicdansız gidişatına teşne; insanın insanla, eşyayla ve tanrıyla ilişkilerini çarpık kılan değerlere karşı özgür olabilmenin gereğidir. Erdemli,vakur ve asilce reddedebilme ve hayır diyebilme halidir. Bunu her ne kadar varoluşçuluk felsefesi denedi ise de başaramadı. Başaramazdı da. Zira çıkış noktası itibariyle onlar hakikati sadece insanla sınırlı kılmışlardı. Varoluş tarzının sorgulanması gerektiğini ifade ediyorsunuz.Hangi alanlardaki varoluş tarzı sorgulanmalıdır? Ben insanın ontolojisi ile varoluşunun ayrı ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Ontoloji varlığın varlık olmak bakımından doğasının ne olduğuna dair soru sorar. Bu bakımdan ontoloji soyut olarak insanı ele alır. Değişmeyen ve kalıcı yönleri itibariyle inceler. Kuran'da "müstekar" ve "müstevda" kavramlarının geçtiği En'am suresinin 98. ayetini izah ederken merhum Elmalılı önemli bir hususa değinir. Müstekar: karar yeri ,insanın sabit olan yanına işarettir. Müstevda ise yenilik ve değişimin yaşandığı oluşum yönüdür. İşte bu "oluşum" yanı insanın varoluşu ile doğrudan alakalıdır. O zaman insan bir imkânlar alanıdır. Belli bir varlık kipinde kendini açan insan, diğer bir varoluş kipini örterek, varoluşunu gerçekleştirmiştir. Bütün bunlar onun imkân alanı içerisindedir. Ontolojik yapısı ise değişmez. Bunu şöyle bir örnekle izah edelim. İnsanlar tarih boyunca ve kıyamete kadar hep Allah karşısında "kul" olarak kalacaklardır. Bu onların değişmez yanları yani ontolojik hakikatleridir. Ama kimi insanlar bunu varoluşları ile reddederler ve isyankar olurlar ve tekzip ederler, başka bir deyimle imkan olarak haiz oldukları itaat kiplerini örtmek bahasına bunu yaparlar. Dikkat edilecek olursa İslam literatüründe "küfür" örtmek anlamına gelmektedir. Kur'an Adem yaratılırken meleklerin endişesinden söz eder. Melekler 'orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın ?' (Bakara 30) diyerek bunu ifade ederler.İşte meleklerin bu endişesi Ademoğlunun varoluşsal imkanlarıyla ilişkilidir.İsimleri öğrenen Adem, bu öğrendikleri ile esasen varlıkların mertebesini öğrenmiştir.Varlıkları, öğrendiği isimlere göre değerlendirecektir.Bu varlıkların ontolojik gerçeklerine göre oluşan ve sonra her Peygambere gönderilen vahiy ile hatırlatılacak olan bir lisandır. Heidegger'in dediği gibi dil varlığın evidir. Lisanın bozulması ise varlıklara biçilen anlamların bozulmasıdır. Bu ise insanı yaratılış sebebi olan yeryüzünde halife olmaktan çıkarıp "asıl" olmaya yönlendirir. Oysa İnsan asıl değil kuldur, varlık karşısında ise halife. Aksine bir varoluş insanın ontolojik gerçeğini değiştirmez.Sadece lisanını bozar. Dış dünyada ise hiçbir karşılığı bulunmaz. Bu noktada ameli ilim olarak hikmet ve fıkıh nasıl bir rol üstlenir? Bu sorunuzu şöyle cevaplayabilirim. İman eden, salih amel işleyen ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden bir öznede ne Descartes'ın kuşkusuna ne Kant'ın epistemolojisine veya ne de Heidegger'in kaygısına artık yer yoktur. Zira o yine Kur'ani terimle "müstağni" bir özne değildir. Zira müstağni olamaya çalışmak o öznenin kendisinde "metafizik" bir güç vehmetmesi demektir. Ben bu bakımdan Müslüman özneye halife/fakih özne denebileceğini düşünüyorum. İnsan halife olarak yaratılmıştır. Bu bakımdan o asıl değil vekildir. Vekil olması hasebiyle vahye muhtaçtır; bu muhtaçlığı ontolojisi gereğidir. Varoluşunu İslam/teslimiyet ve tasdik üzerine kuran özne varlığı vahiy penceresinden anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. İşte bu nedenle o fakih öznedir. İlahiyat dünyasında epeydir farklı tartışmalara neden olan tarihsellik tartışmaları İslam düşüncesi sahasında hangi tartışmaları beraberinde getirdi? İlahiyat dünyasındaki tartışmalara katılmak istemiyorum. Ama bu konuda şu kadarını söyleyebilirim. "Tarihsellik" ile "tarihselcilik" farklı farklı şeylerdir. Her vakıa tarihin bir zaman diliminde olması hasebiyle istisnasız tarihseldir. Tarihselcilik ise buradan ideoloji üretme hadisesidir. Temel argümanı ise hiçbir değerin ve anlamın kalıcı olmadığıdır. Kısaca hakikatin reddinden başka bir şey değildir. Hiçbir bilginin ezeli ve ebedi hakikat taşıdığı iddiasında bulunamayacağı savıdır. Bunun ise İslam anlayışı ile bağdaşmayacağı tartışmasız bir konudur. Peki gündeme taşınan bu konuların ontolojik bakımdan sebep olduğu kırılmalar nelerdir? Varlığın kendinde hakikati olamayacağı düşüncesidir. Özneden bağımsız bir reel var olanın olamayacağı düşüncesidir. Niktolai Hartmann buna şiddetle karşı çıkar ve bu nedenle "bilgi"yi aşkın bir edim olarak görür ve yine onun için bilgi sadece öznenin başarısı değildir. Nesnenin özne tarafından nasıl düşünüldüğü değil, önemli olan nesnenin nasıl olduğudur.Bilginin göreliliğinden söz edilebilir belki ama varlığın göreliliğinden söz etmek mümkün değildir. Kuranı hakkıyla anlayabilmek için tarihselliğin ötesinde nasıl bir usul öneriyorsunuz? Bu benim cevap verebileceğim bir konu değil. Ancak ben burada gelenekten kopmanın bizi tehlikeli mecralara sürükleyeceğinden söz ediyorum. Gelenek ise geçmişten günümüze gelen zincirdir. Her nesil kendisine ulaşan halkaya yeni bir halka ilave etmek suretiyle kendisinden sonra gelen nesle teslim etmiş.Bize ulaşan halkaya yeni bir halka ekleyemezsek zaten geleneği sürdüremiyoruz demektir. Teolojiden antropolojiye kayış insanın Allah'la ilişki biçimini de etkiliyor. Bu anlamda bu kaymanın sekülerleşmenin bilgi sahasındaki yansıması olduğu söylenebilir mi? Elbette ki din anlayışımızın eksenini teolojiden antropolojiye çevirecek olursak "Allah merkezli" dünya görüşünden "insan merkezli" dünya görüşüne geçilecektir ki bu da haliyle sekülerleşmeye yol açacaktır. Bir önceki sorunuzda varlığın kendinde hakikatinden söz ettik. Burada karşımıza ikinci bir soru çıkmaktadır: Varlığın hakikati apaçık mıdır? Eğer değilse bunu anlamanın yolu nedir?. İşte burada "vahiy" gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Varlığı anlamlandırmada ve insanın eşya ile kuracağı ilişkisinde bizlere vahiy yol göstermektedir. Keza aynı şekilde Allah tasavvurumuz ve O'nunla kuracağımız ilişkide vahiy bizleri belirlemektedir.Aksi halde yunanlı düşünür Ksenophanes'in dediği gibi olacaktır. Yani nasıl "öküzler atlar ve aslanlar resim yapmasını bilseydi atlar tanrıların biçimlerini atlara, öküzler öküzlere,aslanlar aslanlara benzer çizerlerdi...Habeşler tanrılarının kara ve basık burunlu,Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı olduklarını söylerler" ifadesinde olduğu gibi. Protestanlık ve sekülerizm bağlamında önemli sorular da yer alıyor yazılarınızda.Protestanlığın bozduğu büyüye sahiplenmek İslami bir düşünüş tarzı olabilir mi? Olamaz ve olmamalı da. Zira gerek protestanlık ve gerekse bozulduğu iddia edilen büyünün İslam Coğrafyası ile bir bağlantısı bulunmamaktadır. Müslüman için "dünya" ne anlama gelmektedir? Kötülüğü içerisinde barındıran bir hasım mıdır ? Asla! Hem sonra büyü bozulmadan önceki dönem, yani Protestanlık öncesi Katolik Kilisesi dönemi İslam nokta-i nazarından çok tasvip edilecek bir dönem midir? Elbette ki değildir. Çünkü bu dönemlerin her ikisi de batı ile daha doğrusu Hıristiyanlık ile ilgili tecrübelerdir. Müslümanlar için bir bağlayıcılığı yoktur. Ekonomik alanda yaşan kimi değişimlerden hareketle İslami kalvinizmin teorisi üretilirken karşıt olarak sol İlahiyat tartışmaları gündeme gelmekte. Karşıt kutupta yer alan bu kavramsal üretimler nasıl bir siyasal konumlanışı ortaya koymaktadır? Kapitalizm insanın eşya ile kurduğu ilişkide pervasızlığının adıdır. Bu aynı zamanda onun müstağniliği anlamına gelmektedir.Bunun en son ve çarpıcı örneği Frence Soir gazetesinin genel yayın yönetmeninin bir sözüdür.Efendimiz hazretlerinin Danimarka'da yayınlanan karikatürleri üzerine Müslümanların tepkilerine karşı bu şahıs aynen şöyle demiştir: "Tanrının karikatürünü çizme hakkımız dahi var". Dikkatinizi çekerim "çizme hakkımız"; adam açıkça haktan söz ediyor. " Bu ne küstahlık böyle", diyerek dillendirdiğimiz nokta, insanın kendisini müstağni hissettiği halin uç noktasından başka bir şey değil. Kapitalist bir kafanın mizahi bir hale getiremeyecek hiçbir değer yok. Çünkü onun nezdinde hiçlenmeyecek hiçbir değer yok, sadece kendi nefsi arzu ve istekleri müstesna. İşte sol ilahiyat kavramı bu kafaya tepki olarak çıktı. Bu bakımdan elbette ki takdire şayandır. Özellikle Hıristiyanlıktaki "kurtuluş teolojisi" bu bağlamda çok dikkat çekicidir. Ama iş İslam'a gelince mesele o kadar kolay değil. Zira İslami sol gibi kavramlaştırmalar son derece anlamsız. Bu konuda Abdurrahman Arslan'ın güzel bir mülakatı yayınlandı. Arslan o mülakatında bu tür yaklaşımların İslam'ı bir "iktisat paradigması" ve Müslümanları da bir "iktisat toplumu" olarak tasavvur ettiğinden söz ediyor. Sorun bir bölüşüm sorunu değil, hatta üretim sorunu da değil. Çünkü sorun iktisat sorunu değil. Böyle bir yaklaşım ütopyamızın reddi anlamını taşır. İslamcılığın tarihine ilişkin değiniler de var.Yeni Osmanlılar hareketi ile İslamcılığı başlatma düşüncesini temelli buluyor musunuz? Mümtaz'er Türköne İslamcılık cereyanını Yeni Osmanlılar ile başlatır. Bunu söylerken bazı tarihi vakıalardan hareket etmektedir. Tanzimat döneminin meşhur Reşit Paşasının ardından Ali ve Fuad Paşalar kelimenin tam anlamıyla bir aydın despotizmi uygularlar. Onların yürüttükleri politikaya muhalif olarak Yeni Osmanlı hareketi başlar. Yeni Osmanlılar "hürriyet" üzerinde ısrarla dururlar. Bunun sebebi Tanzimatçıların devleti kurtarmak endişesi nedeni ile topluma baskı uygulamalarıdır. Buna karşılık muhalifleri topluma özgürlük ve demokrasi vaadi üzerinde dururlar. Ancak bu kavramları kullanırlarken İslam'ın ilkelerin çerçevesinin temel alınmasında ısrarlıdırlar. Keza aynı şekilde Namık Kemal ve Ziya Paşalar Avrupa'dan tercüme edilen Ticaret Kanunnamesi ve Ceza Kanunnamesine de karşıdırlar. Namık Kemal İbret gazetesinde, Ziya Paşa da Hürriyet gazetesinde yaptıkları yayınlarla bu tercüme kanun fikrine karşı tepkilerini dile getireceklerdir.Onlar Müslümanların hukuki prensiplerinin terk edilerek Frenklerden tercüme ile yasa yapılmasına İslam adına karşı çıkmışlardır. Tekrar ediyorum ahali içinde Tanzimatçıların baskısına karşı "hürriyet" ve "demokrasi" taleplerini dile getirmişlerdir. İslamcılığın modernist karakterli olduğu yönünde pek çok yazı yazıldı.İslamcılığın doğuş yıllarını göz önüne aldığımızda İslamcılığın diğer yönelişlerden farkları nelerdir? Ben şöyle düşünüyorum: Batı ile toplumumuz arasında tarihin oluşturduğu bir "fark" var. Batıcılar bu farkın varlığından rahatsızlar. Amaçları farkı sıfırlamak ve bizleri batılaştırmak. Gelenekçiler ise toplumumuzun yaşadığı sorunlara karşı gözlerini yumuyorlar. Amaçları mevcudun muhafazası. Akımların ikisi de zihni ataletin içerisinde.Birisi batıdan ithal edilen kurumları topluma rağmen dayatma diğeri ise sorunlara rağmen mevcut kurumları muhafaza etmek gayretinde. İslamcılık ise Batı ile toplumumuz arasındaki farkın korunmasından yana. Ama bu sorunların çözülmeyeceği anlamına da gelmiyor. Bilakis toplumlar yaşadıkları sorunları yine kendileri, çözüm yolu üretmek suretiyle kimliklerini inşa ederler. Böylece fark muhafaza edilmiş olur. Sorunlarımızın çözümünü ise İslamcılar gelişme çizgimizin ihyasında buluyorlar. Yani geleneğin körü körüne taklidinde değil, ihyasında. Bu bağlamda İslamcılık için modernist hareket denilmektedir. Ama unutmayalım yaşanılan sorunlar " modern" sorunlar ve hitap edilen insanlarda gününüzün insanları. Ve siz dini yorumlama ve toplumsal pratiğe yansıtma gayreti içerisindesiniz. Bunu yaparken de meşruiyetinizi gelenekten ve tarihten almak amacındasınız. Ama bu bütün zamanlar ve bütün mekanlar için tek bir İslami tecrübenin model kılınacağı anlamına gelmez. Olay Müslümanların fail olabilmesi olayıdır. Çağlarında fail olmak, ama bunu yaparken gelenekten kopmamak, aksine zincire bir halka daha takıp yaşanır hale getirmek. Peki İslamcılığın gelenek algısı nasıl şekillenmiştir ? Geleneği bir kalıp gibi algılamak yerine yaşanır hale getirmek.Sorunlarını çözer hale getirmek. Gelenekten kopmamak ama onu eleştiriden de muaf addetmemek. İslamcılığın İslam'ı ikincilleştirdiği özellikle bu akıma dönük yaklaşımlarda öne çıkan bir başka boyut. İslamcılık ima edildiği gibi ed-din olarak İslam'ı ikincilleştirmiş midir? Hayır çünkü İslam ile İslamcılık arasındaki ilişki kurucu ilişkidir. İslam'ın bir gösterileni(kavramı)vardır. Aksine bir kabul yani gösterilensiz bir gösteren olması hali o göstereni anlamsız kılacaktır. Temel gösteren olarak İslam bir otoritedir. Peki bu kurucu ilişkiye ne gerek var? Bu soru sorulamaz; çünkü her dönemde dini anlamak ve onu yaşanır kılmak bir yorum işidir. Bu iş ise deminde söylediğimiz üzere ancak bir gelenek üzere olursa meşru olur. Geçmişteki fakihlerin zamanlarına dair edindikleri bilgilerin taklidi Cevdet Said'in sözüyle bizi düşünce dünyasından şahıslar dünyasına, dış gerçekler dünyasından zihinsel şekiller dünyasına hapsedecektir. İslamcılığın mirasına bakıldığında İslamcılık neleri başardı neleri başaramadı? İslamcılık Müslümanlarda dünyanın gidişatına müdahil olma ve değiştirme görevinin olduğunu ona anımsattı.Onları içe kapanmaktan ve taklitçiliğin basitliğinden kurtarıp özgüven verme açısından önemli oldu.Ancak bütün bunlar zannımca gerekli şekilde derinleştirilemedi;maalesef slogan seviyesini pek aşamadı.Fikri ve felsefi temelleri için gerekli çaba sarf edilemedi,hatta bu çabaya gereken önem dahi atfedilmedi.İş sadece siyasi platformda ele alındı. Yine yeri gelmişken vurgulamakta yarar var sanıyorum,maalesef Müslümanlar çağlarının vicdanı olamadılar. Veya bunu gereğince yerine getiremediler.Gerek ülkelerinde ve gerekse dünyada yaşanan zulümlere gereken tepkiyi vermediler. Dini ne olursa olsun mazlumun hakkını layıkıyla savunamadılar. Bırakalım tepki vermeyi "İslam" adına yapılan zulüm ve haksızlıklara dahi gereken vicdani tepkiyi vermekte yetersiz kaldılar. Bu aynı zamanda otokritik yapma imkanını da kaybetmemize sebep oldu.Mesela Müslümanlar Türkiye'de gereğince Kürt Sorununu dillendiremedikleri için bugün Kürt vatandaşlarımız İslam dışı teşekküllerin etrafında toplanmaktadırlar.Sistem bize bir başörtüsü sorunu verdi bizde onun telaşı ile olayı bütüncül görme imkanını kaybettik.Yanlış anlaşılmasın ben başörtüsü sorunu tartışılmasın demiyorum;yine bu mücadeleyi küçümsemiyorum da. Çünkü örtü İslam'ın emridir. Mücadele veren Müslüman kadınlar da her türlü takdirin üstündedir. Ancak iş sadece bize dokunanla sınırlı kalmasaydı çabalar daha inandırıcı olurdu. Biraz önce İslam adına yapılan zulümden söz ettim.Evet, bizler yine "İslam" adına insanlığın vicdanını kanatacak eylemlere de yeterince karşı duramadık. Adam bomba atıyor onlarca günahsız çocuk kadın ölüyor. Bu Pakistan'da da yaşansa aynı, İspanya da yaşansa da aynı, hiçbir şey değişmez. Halbuki Efendimiz Hazretleri savaşırken böyle davranmamıştı. Çocuklara, kadınlara, muharip olmayan yaşlılara,din adamlarına hatta ağaçlara bile zarar verilmesini yasaklamıştı. İslamcılık yaşadığı kimi tecrübelerden hareketle değiştiremediği dünya gerçekliği karşısında argümanlarını terk mi etti? İslamcılar ne Ahmet Rıza taraftarlarıyla hareket edebilirler ne de Prens Sabahattin taraftarlarıyla. Aksine bir tutum ütopyanın kaybı anlamına gelecektir.Zira bu iki kişinin şahsında müşahhaslaşan ideolojik tavırlar,aynı paradigmanın farklı iki kanadını temsil etmektedir.Bunlardan birisine yakınlaşmak Müslümanların "ümmet" bilincine dayalı ayrı bir medeniyet projesinden vazgeçmesi olacaktır... Gerçeklik konusuna gelince ,"gerçeklik" belki nesneldir ama aynı zamanda değişkendir de . Ellul bu meyanda "gerçeklik" ile "hakikati" ayırır.İlkinin organı göz,ikincisinin ise kulak olduğunu vurgular. Biz hakikati kulak yoluyla algılarız der. Gerçeklik hesap dışı mı tutulacaktır? Elbette ki hayır! Ama görülen gerçekliğin değişken olduğu da hiçbir zaman unutulmayacaktır. Dünyanın bir kriz döneminden geçmekte olduğu sosyal ve siyasi analizlerde sıklıkla vurgulanan konulardan biri. İslamcılığın bugün küresel ölçekte bir bunalım yaşadığı ve bundan dolayı yeniden tanımlanması gerektiği yolundaki yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Dünyanın bir kriz döneminden geçtiği doğrudur.Wallerstein buna kapitalist dünya sistemin yaşadığı kıyamet diyerek tanımlar.Metalaşmadan arındırılmış geleceğin dünyasında kâr amacı gütmeyen ekonomik yapılanmaları hedefler.Mestroviç, alışkanlık halinde gelen ve günümüze kadar devam eden barbarlığın nihayeti için merhamet dolu dünya özlemini dile getirir. İşte bu özlemler köken itibariyle "vahye" dayalı bir düşünce sisteminin somutlaşmış halini tanımlamaktadır. Bunu ise dünyaya bahşedecek olan Müslümanlardır. İslamcılık da bunalım yaşıyor olabilir. Ama Müslümanlar daha son sözlerini söylemediler. Söylenecek bu son sözün kavramları İslam'ın ruhuna özgü olacak. Biz kavramlarımızı bir fidan gibi zamanın rahmine dikmeye bakalım. Biliyorsunuz kıyamet koparken fidan dikmek bize bir hadisle bildirilen görev. Teşekkür ederiz bu söyleşi için...
Asım Öz / Dünya Bülteni / Aralık 2010 |